Aylaklar Şehrinde Mesafeli Gözlemciler
- GÜL RUSCUKLU
- 1 saat önce
- 2 dakikada okunur
Paris’te Aylaklık, Hafıza ve Değişen Şehir Ruhu Üzerine Notlar

Öğrenciliği Avrupa’nın bir yerlerinde geçmiş benim gibi Y kuşağı insanlarının ortak hafızalarından biridir Paris’in ara ara sarsan, arada bir de kucaklayan havası. Aylaklık etmek için ne hoş bir yerdi eskiden. Bu düşüncem sanırım Paris’e gidip çalışmam gerekmediğinden kaynaklanıyor. Yaşamın başka bir formunda şehri tecrübe edenler, muhtemelen benim gibi gözlem aylaklarının fikirlerine pek katılmayacaklardır.
Resimlerin, romanların, filmlerin ve o güzel şarkıların anlatılarını güzelleştiren bu şehir, daha çok iki karar arasında geçit oldu bana geçmişte. Kendimi hiç salt mutlu hatırlamıyorum Paris’te. Belki meraklı, belki şaşkın, belki heyecanlı… Bu şehirdeki yüzlerce, belki binlerce anımın arasından birkaç karede, karmaşanın içinde nefes almak için yaratılmış koşullu mutluluk anlarını aralara serpiştirmişim sanki.
Dönüp baktığımda, damarıma enjekte ettiği hüzünle aklımın kıyılarından sızan heyecanı beden hafızam hatırlatıyor bana; özellikle hava yağışlı olduğunda. İnsana, çok uzun süre aradıktan sonra hâlâ bir şeyi bulabilmenin mümkün olduğunu hissettiren bir tarafı da vardı bu şehrin. İçime biraz da öyle işledi. Oysa bu kez aramadan gitmiştim Paris’e; bir yere ulaşma gayem olmadan.
İstanbul’la kıyaslanamayacak kadar mesafeli bir şehir Paris. Son ziyaretimde, sanki bana biraz daha uzaklaşmış gibi hissettim.
Sokakların insanlara ev oluşu, insan onurunun tam olarak nerede başladığı, nerede eksildiği sorusunu sordurdu bana. Avrupa’nın vitrini sayılan bir ülkede, birkaç adımda bir evsiz yatağına rastlamak nasıl açıklanabilir? Metroda elinde bira kutusuyla sızmış birinin yanında, Parizyenliğiyle gurur duyan biri kitabını okumaya devam ediyor örneğin. Üstü başı pırıl pırıl, birazdan bistrolarından birinde arkadaşlarıyla oturup günün yorgunluğunu anlatacak biri.
Belki de Collateral filminin o ürpertici şehir hissinin içindeyizdir o anda; bir insanın göz göre göre kaybolduğu ama kimsenin gerçekten durup bakmadığı bir gecenin içinde.
Duraklar boyunca bir adam öylece uyuyor, sızmış, aklı fikri gitmiş birine dönüp bakmayan şehir insanlarının arasında. Ama mesele yalnızca evsizler değil aslında. Şehirli dediğinin kendisine benzeyene de pek bakası yok gibi.
Telefonla kurduğumuz o tuhaf bağlılık da bunun başka bir tarafı sanki. Müzeye gidip Van Gogh’un portresine gerçekten bakmak yerine, bir daha dönüp bakmayacağı bir fotoğraf çekmekle yetinmek gibi. Görüntüyü kaydediyoruz ama anı yaşamıyoruz artık. Ana kimin ihtiyacı var? Nasıl olsa telefonun içine, buluta ya da sosyal medyaya çoktan kaydedildi her şey. Hayat, fotoğraf galerisinde öylece akıyor.
Aylaklar şehrinde aylaklık da eskisinden daha karmaşık bir hâl almışken; kitapçıların, eski butik dükkânların kapanıp yerlerini birbirine benzeyen büyük mağazalara bırakması, Paris’in yavaş yavaş dev bir tüketim şehrine dönüşmesini izlemek içimde burukluk yarattı. Bir yerin doksanlardaki, 2000’lerdeki, 2010’lardaki ve 2020’lerdeki hâllerine tanık olduğunuzda, galiba insan ister istemez kendini nostaljik biri olarak buluyor.
İnsanın yalnızca yürüyerek, şehrin aralarında ve ötelerinde öylece kaybolarak dönüşebileceği; Paris’e özgü o gri-mavi ışıkla içinin aydınlanabileceği bir şehrin verebileceklerini tüketmişizdir belki. Güzellik, estetik, gösteriş, tüketim ve sefaletin aynı zincirin halkalarına dönüştüğü bu şehir, flanörlerini de dönüştürüyor artık. Yavaşça aylaklarını eleyerek, mesafeli gözlemciler yaratıyor belki de.


Yorumlar