İÇ SESLE YAŞAMAK
- GÜL RUSCUKLU
- 13 Şub
- 2 dakikada okunur
Şu sıra yaratıcılıklarının önüne perde çeken arkadaşlarımla sohbetlerim o kadar sıklaştı ki, sanırım kendine benzerleri etrafına çekmekle ilgili bir teori hayatımda işliyor. Yeteneklerinin yönünü değiştirip, hayat mücadelesini ve vazgeçişlerini birleştirenlerle yaptığım sohbetlerde, insanın kafasında belirlediği bir yaştan sonra hayal kurmaya devam ettiğinde; hayallerin önüne olumsuz tecrübelerini katarak yeniden hayal kırıklığına uğramayı göze alamadığına şahit oluyorum. Üzüntüyü bertaraf etmek için atamadığım adımlarıma ayna oluyor güzel dostlarım.
Yılgınların ortak özelliklerinden biri kendilerine söylenenlere çok kolay inanmaları oluyor. Halbuki insanın bambaşka bir gerçekliği var, “Ben bunu beceremem ki,” ya da “Benden olur mu, benden tabii ki olmaz,” cümlelerinin ardında gerçekleşmeyi bekleyen hayalleri filizlenmeyi bekliyor. İnsanın gerçekliğini içinden gelen, ama doğal da olmayan bir fedakârlığın ardına saklaması, çirkinliğin cazibesinde sürüklenmesine sebep oluyor. Rahatsız edici bir olasılık resmi çizen cümleleri aciliyetimize alarak, onların ardına sakladıklarımız için atacağımız adımın halimizde belirecek dengesiz ve sınırsız bir motivasyonun eseri olmasını beklememiz, yapacaklarımız ve hayallerimizde gittikçe belirsizleşen, dumanlı ve grileşen bir resmin ardında saklananlar gibi kalacaktır. Özellikle kadınların yaratıcılıklarını ifade edebilecekleri birçok alan belirirken, hayata narin parmaklarıyla dokunan pek çok kadın, elini attığı her şeyi güzelleştirme becerisine sahip olsa da, çoğu zaman ortaya çıkan bu güzelliğin farkına varmakta zorlanıyor. Toplumda sıkça karşılaşılan "Kötü, iyiden daha bulaşıcıdır," algısı, kadınların ortaya koydukları değeri gölgede bırakabiliyor. Oysa insan, doğası gereği, iyi bir şeyi gerçekleştirdikçe bedeninde olumlu hormonlar salgılanır; bu da gösteriyor ki, insan fıtratında yalnızca negatife yönelmek değil, iyiyi de pekiştirmek vardır. İyiliğin yayılması ve içselleştirilmesi, bazen kötülüğün gölgesinde kalsa da, kadınların dokunuşuyla hayat bulan güzelliklerin değeri, toplumsal önyargıların ötesinde, varlık amacı bekleyen bir yerde durur.
Uzmanların söylediklerine göre, bir cümlenin zihne yerleşmesi ve ardından kalbe tesir etmesinin formülü tekrardır. Zihin bir cümleyi ne kadar çok tekrar ederse, o cümle giderek tanıdık hale gelir ve bu tanıdıklık hissi, zamanla insanın gerçeğine dönüşür. Zihinde defalarca çevrilen olumsuz cümleler, kalbin üzerine adeta bir sis perdesi örter; kişi, bu cümlelerin doğruluğunu sorgulamadan kabullenmeye başlar. Olumsuz görüşleri ve düşünceleri cümleye indirgeyenler ile bu cümlelerin zihindeki tekrarına sürekli maruz kalmak, çoğu zaman bir başkasının kendisinde gerçeklik sandığına kendi içimizde de inanmakla sonuçlanır. Bu noktada, yanılsayan bir doğruluk inancıyla, henüz gerçekleşmemiş ve yargılarla oluşturulmuş bir senaryonun gerçek olduğunu ve buna göre yaşamamız gerektiğini sanırız. Aklımıza kolaylıkla gelen örnekler, sanki daha sık yaşanıyormuş gibi bir izlenim bırakır. Bu nedenle, zihinde tekrar eden cümleler yalnızca içerikleriyle değil, kuruluş biçimleriyle de insanı etkiler. Cümlenin kuruluş biçimi, içeriğin zihinde bıraktığı iz kadar önemlidir. Olumsuz bir cümlenin tekrar tekrar dile getirilmesi, bu cümlenin hem akılda hem de kalpte kök salmasına sebep olur; kişi, zamanla kendine ait olmayan bu düşünceleri kendi gerçeğiymiş gibi benimser, hikayesini yazar, kaderini bu şekilde tanımlar.
Başka bir yöntem daha var, hayatımıza aldığımızda baş ağrılarımızı dindirecek, ilişkilerimizi farklılaştıracak ve bulutların güzelliğini hissetmemizi sağlayacak bir yöntem. Aklımıza bizi yokuşa süren ve belki gerçekleşme olasılığı bile olmayan bir sonuç hakkındaki olumsuz cümlemiz görünür olduğunda onun olumlu antitezini üretme pratiği. Belki bu yazıyı okuduktan hemen sonra, belki yarın işe giderken belki de yağmur çok yağdığında.
Yorumlar