Cannes Notları: Görünürlük Çağı
- GÜL RUSCUKLU
- 28 May
- 4 dakikada okunur
Marché du Film’de kırmızı halının gerisindeki emek, yeni anlatı teknolojileri ve hikâyelerin dünyaya açılma ihtimali üzerine notlar.

Hayatımda ilk defa Marché du Film’e katılıyordum; ancak tuhaf biçimde tanıdık, bildik bir yerdeydim. Bu cümlenin kulağa biraz çelişkili geldiğinin farkındayım; fakat insanın mesleki hayatı bazen kendisinden önce bir yerlere varıyor, sanki oranın havasını suyunu önceden ölçüyor, biçiyor. Profesyonel hayatımın yirmi yılı aşan kısmına ulaşmışken; otuzlarımın başında başlayan yazarlık sürecim ve kırklarımın başına konumlandırdığım yapımcılık kimliğim, beni mesleğimin ötesinde bir yerde, bu farklı rollerimle tanımlamayı hâlâ kolaylaştırmıyor. Belki de kolaylaştırması gerekmiyordur. Zira sinemaya yapay zekâ bu denli entegre olmuşken, bir hukukçu bakış açısının, birçok sanatçının sorularına ayaküstü sohbetlerde bile ufacık bir ışık yakabilmesi insanın umudunu artırıyor. Bu yüzden Marché’de bir yandan hukuki meselelere odaklanırken bir yandan da tüm uğraşlarımı harmanlayarak o anıma en uygun yerde konumlanmaya gayret gösterdim. Birçok kişinin kısa sürede işlerini göstermek için zamanla yarıştığı bu platformda; sadece gözlemlemenin, dinlemenin, acele etmemenin, herkesin söylediklerini ve söylediklerinin ötesindekini anlamaya çalışmanın oldukça işe yarar kazanımlar olduğunu gördüm.
Cannes, dışarıdan bakıldığında kırmızı halının, yıldızların, flaşların ve şık elbiselerin alanı gibi görünse de Marché du Film’e girdiğinizde başka bir şehirle karşılaşıyorsunuz; takım elbiselerin, dosyaların, toplantıların ve sinemanın arka odasının şehriyle.
Bu yıl Marché du Film, on beş bini aşan, on altı bine yaklaşan kayıtlı sektör profesyonelini bir araya getirmiş. Bu sayının içinde satış temsilcileri, yapımcılar, dağıtımcılar, festival programcıları, fon temsilcileri, teknoloji girişimleri, yayıncılar, ajanslar ve dünyanın bambaşka köşelerinden gelen bağımsız sinemacılar var. Kırmızı halıya gelene kadar arkada nasıl bir emeğin, stratejinin, temasın, bekleyişin ve pazarlığın döndüğünü görmek için Marché oldukça etkileyici ve faydalı bir platform sunuyor. Sanatın o çok sevdiğimiz kırılgan tarafının, endüstrinin sert ve rasyonel diliyle aynı masaya oturduğu yerlerden biri burası. Bir filmin doğru zamanda, doğru kişiye, doğru cümleyle anlatılması denkleminin çokça düşünüldüğü; tüm sektör profesyonellerine ihtiyaç duydukları o bir araya gelme zeminini sağlayan muazzam bir organizasyon.
Belgesel yapımlar bizim faaliyetlerimizin ağırlıklı alanı olduğundan, doğal olarak daha çok Cannes Docs etkinliklerine yöneldik. Bir festivalin içinde ayrı bir festival gibi organize edilen Cannes Docs’un Marché içinde ayrı bir yapılanmaya sahip olması bizi çok heyecanlandırdı. Filmlerimizle ilgili aklımızdaki soruların cevaplarını bizden önce düşünen birilerinin olduğunu görmek ve yalnızca belgesel yapımına yönelik böylesine bir emeğe tanıklık etmek gelecek adına umut vericiydi. Belgeselin küresel dolaşımını, satışını, festival stratejisini, ortak yapım ihtimallerini ve izleyiciyle kuracağı yeni bağları konuşan oldukça canlı bir alanla karşılaşmak, yeni yaratıcı fikirlerin de karşılık bulma ihtimalini gösterdi. Paneller, proje sunumları, seçki gösterimleri ve sektör buluşmaları arasında belgesel temsilinin böylesine güçlü olması gerçekten gurur vericiydi.
Cannes Next ise beni başka bir yerden yakaladı. Bu yıl Japonya’nın onur ülkesi olmasıyla birlikte; özellikle yapay zekâ, ileri bilim, animasyon, fikri mülkiyet ve yeni üretim teknolojileri etrafında yapılan sunumlar, sinemanın geleceğinin hiç de uzak olmadığını düşündürdü. Hatta kırk yaşın üzerindekilere, geleceğin sandığımızdan çok daha yakında durduğunu fısıldayan bir hâli vardı bütün bu tartışmaların. Sinema giderek daha deneyimsel, çok duyulu ve bedensel bir anlatı alanına dönüşebilir; biz de tam şu an bu dönüşüme tanıklık ediyoruz.
Yapay zekâ meselesi Cannes’da yalnızca teknik bir yenilik olmanın ötesinde; etik, hukuki ve yaratıcı bir kırılma hattı olarak duruyordu. Görüş farklılıklarını dinlemek keyifliydi; sinemanın içinde farklı deneyimlerin izleyiciye yaşatılmak istenmesini çok kıymetli buluyorum. Bir yanda üretimi kolaylaştıran, imkânları genişleten ve özellikle bağımsız yapımcılar için hayal gücünün maliyetini düşürebilecek araçlar; diğer yanda ise emeğin, özgünlüğün, oyunculuğun, sesin, yüzün, hafızanın ve telifin ne olacağına dair büyük soruların birbiriyle karşılaşması, hukukçu tarafımı fazlasıyla besledi. Açıkçası bu tartışmalara şahit olmak ve dönüşümü yakından izlemek heyecan vericiydi. Teknoloji, anlatıda bir araç olarak konumlanırken; hikâyenin kimin tarafından, hangi etik sınırlar içinde ve hangi hak dayanağıyla kurulacağı denklemlerini zihnime kazımak, yeni telif düzeni üzerine fikir jimnastiği yapabilmek ufkumu açan bir tecrübe oldu.
Immersive Market kapsamında katıldığımız, belgeselin yeni deneyimsel dağıtım imkânlarına odaklanan etkinliklerde de benzer bir duygu hâkimdi. Yakın gelecekte sinema, izleyicinin karşısına geçip baktığı bir perde olmaktan çıkıp; içine girdiği, etrafında dolaştığı, bazen bedeniyle tecrübe ettiği bir alana dönüşebilir. Eğer bu sürükleyici anlatılar doğru kurulursa, izleyici hikâyeyi coğrafyanın veya kültürün bizzat içinde deneyimleyebilecek. Bu gelişmeler, işin bilimkurgu filmlerine yaklaşan büyüleyici tarafının yanı sıra, belgeselin insanı gördüğü şey karşısında sorumlu kılma misyonuna da büyük hizmet edeceğini düşündürüyor.
Marché’nin rengârenk dünyasında mümkün olduğunca farklı platformlara temas etmeye çalıştım. En etkileyici etkinliklerden biri kesinlikle “Shoot the Book“ oldu. Kitapların sinemaya ve televizyona uyarlanma ihtimali etrafında yayıncılarla yapımcıları buluşturan bu yapı, benim için yalnızca sektörel bir program değildi; Türk edebiyatının görsel anlatı dünyasına daha güçlü taşınabileceğini düşünmek için de iyi bir vesile oldu. Yakın bir gelecekte uluslararası temsilimiz arttıkça Türk romanları; insan ilişkilerini, aileyi, karakter geçişlerini, toplumsal dönüşümü, şehir ve kırsal gerilimini kendi dinamiklerinde anlatan güçlü damarı sayesinde, uluslararası uyarlama pazarlarında daha fazla görünür olabilecektir.
Görünürlük çağında, içerik üretimi ve sanatın birbirinden ayrıştığı kadar birbirine yeniden temas ettiği bir kesişim noktasındayız. İnsanların ve kurumların sinema için bu kadar çabalaması, hikâye anlatısının gelişimi üzerine farklı etkinlikler düzenlemesi ve yaratıcı üretimi estetik boyutuyla birlikte stratejik bir mesele olarak ele alması çok kıymetli. Kırmızı halıda görünenin gerisindeki emeği, organizasyonu ve düşünsel hazırlığı tecrübe etmek fevkaladeydi.
Cannes bana en çok; bir hikâyenin dünyaya açılmasının ve iyi anlatılmasının yanı sıra doğru yerde, doğru zamanda ve doğru bir dikkatle görünür kılınmasının önemini hatırlattı. Çünkü bu süreç, hikâyeye olan inanca bağlı olduğu kadar, aslında birer tohum olan sanatçı işlerini ekip biçerek izleyicinin kalbine işleyecek profesyonellerin bir araya gelmesiyle, yani doğru bir görünürlükle temas etmesiyle mümkün kılınabilir.



Yorumlar