Yin Yoga, Hareket ve Öfke
- GÜL RUSCUKLU
- 12 Haz
- 4 dakikada okunur
Kırk yaş sonrası beden, esneme, direnç ve matın üstünde ortaya çıkan duygular üzerine

Yoga denildiğinde birçok kişinin zihninde; huzurla bağdaş kurup oturmuş, ellerini kalbinin önünde birleştirmiş birinin içinden süzülen dinginlik canlanıyor. O hâle gelene kadar yolda neler yaşandığını ise çoğu zaman sadece düzenli pratik yapanlar biliyor.
İnsan kırkından sonra, bedeninin eskisi kadar sessiz kalmadığını fark ediyor; ektiğimiz, biçtiğimiz ve tabii genetiğimiz tatlı tatlı bize kendini hatırlatıyor. Kırk yaş sonrasında nasıl yaşanması gerektiğini anlatan herkesi dinliyorum bir süredir; biraz meraktan, biraz mecburiyetten. Büyükleri, uzmanları, uzman olmayanları, kendi orta yaş dertlerine bir çözüm bulanları, sağlıklı yaş alma konusunda her şeyi bilip hayatına bu bilgilerin hiçbirini katmayanları… Doktorların söylediklerini yapıyorum, özellikle beslenme ve sporla ilgili olanları.
Son dönemde, özellikle şu “longevity” modasının da etkisiyle hayatıma kardiyo ekledim. Bir süredir trambolin pratikleri yapıyorum. Onlu yaşlarımdan beri hayatımda olan sporun, en zorlandığım taraflarından biriyle de nihayet yüzleşiyorum: ağırlık çalışmaları.
Yıllarca kendimi, yaptığım sporun mutlaka bir felsefesi olması gerektiğine inandırmışım. Bir hareketin arkasında anlam, bir disiplinin içinde dünya görüşü, bir pratiğin kenarında bir dörtlük aramışım sanırım. Bu yaklaşım, bugüne kadar yaptığım aktivitelerden keyif almamı sağladı; ama sporun sürdürülebilirliği açısından da zaman zaman sorun yarattı. Çünkü insan her gün hayatının anlamını arayarak squat yapamıyor.
Dans, bugüne kadar yaptığım sporlar içinde belki de en derin felsefeleri bünyesinde barındıran alandı. Dansı spor olarak adlandırmak başta bana da biraz tuhaf gelmişti.
Oysa dans, sanatsal bir faaliyet olmasının yanında; federasyonla düzenlenen, alt branşları bulunan, ciddi rekabet alanı olan ve lisanslı olarak yarışmanız gereken sistematik bir spor. Bunun bilinirliğinin daha da artması gerektiğini düşünüyorum. Yine de en azından benim hayatımda, her zaman ve her yerde ulaşılabilir bir spor olmadı. Artık ekranlar aracılığıyla derslere, antrenmanlara, beden hafızasını canlı tutacak çalışmalara erişebiliyoruz elbette; fakat bir salonun zemini, bir partnerin sorumluluğu, müziğin ahengine uyumu yakalamak bambaşka bir mesele. Benim için evin içinde sınırlı kalacak bir alan değil dans. O yüzden uzun zamandır aramızda ciddi bir mesafe var.
İşte tam da bu mesafenin yarattığı boşlukta, evde tek başıma kalabildiğim o diğer pratik devreye girdi: Yoga. Gerçi yoganın bir spor olarak adlandırılması birçok kişiye hâlâ tuhaf geliyor; ama özellikle hızlı akışlarda oldukça zorlayıcı bir disiplin bu. Üstelik yoga öyle yaygınlaştı ki birçok ülkede federasyonlara bağlı olarak düzenlenen müsabakaları bile var. Düzenli yoga yapan birinin bedeni, bir dansçının bedeni kadar güçlü, esnek ve kontrollü hâle gelebiliyor. Kas gelişiminin yanında esnekliği, dengeyi ve beden farkındalığını da destekleyen bir pratikten söz ediyoruz.

Yogayı yalnızca bedenin şekil aldığı bir alan gibi düşünmek eksik kalıyor. Bir tarafında hareketlerle bedeni eğiten, onu meditasyona hazırlayan bir pratik var. Bu eğitimin içinde sabır, sınırlar, bekleyiş, dirayet, yapma gücü, bazen yapmamayı seçme hakkı, olduğun kadarıyla olduğun yerde kalabilmenin keşfi var. Diğer tarafında ise meditasyon sırasında, nefesin ötesinde yaşanan daha içsel tecrübeler bekliyor. Çoğu kişinin zihninde canlanan o huzurlu yogi imgesi, belki de bu ikinci hâlin dışarıdan görünen tarafı. Oysa o oturuşa gelene kadar bedenden geçen nice direnç, gerilim, sıkışma ve bazen öfke var.
Geçtiğimiz günlerde, kırk yaş üstü bedenim için önerilen neredeyse bütün egzersizleri denedikten sonra, uzun bir aranın ardından yine matımın üzerine döndüm. Zaten kardiyo tarafında belli bir hareketliliğim olduğu için bu kez bedenimin ihtiyaç duyduğu açılmayı hissetmek istedim. Duygusal olarak bazı konuların beni zorladığı bir dönemden geçtiğimden, içimdeki sıkışıklığı görmeye ve belki nedenleriyle yüzleşmeye de hazırdım elbet.
Bir saatlik yoga pratiğim beklediğimden acılı geçti. Kaslarımın, dokularımın, bedenin türlü noktalarını birbirine bağlayan bağların büzüştüğünü; düşüncelerim kadar katılaştığını hissettikçe bırakmanın ne kadar zor olduğunu gördüm. Her zorlandığım noktada, tutunduğum basmakalıp cümleler yavaşça benden uzaklaştı. Onlar uzaklaştıkça acı derinleşti. İnsan bazen bedeninin içinden kendi itirazını duyar gibi oluyor. Yoganın en sevdiğim yönlerinden biri, insanın tüm açgözlü isteklerine rağmen bedenin “buraya kadar” çağrısını pratik yapana duyurması.
Yin yoganın, kalbimizdeki acıları yine acının içinden geçirerek yumuşatan bir formül olduğunu düşünürüm. Fakat birçok yin yoga seansının sonunda hayal edildiği gibi bir rahatlamanın gelmesi, benim için ancak düzenli pratik yaptığım dönemlerde mümkün oluyor. Son seanstaki gibi bedenin katılığının düşüncelerinkiyle yarıştığı hâllerde, matın üzerinden kalktığınızda ortaya bambaşka bir duygu çıkabiliyor: yönetilmesi gereken bir öfke.
Benzer bir hâlin derin doku masajlarından sonra da yaşanabileceğine dair bir yazı okumuştum. Beden gevşediğinde bazı duyguların da yüzeye çıkması bana hiç yabancı gelmiyor. Elbette bunun herkeste aynı şekilde yaşandığını söylemek mümkün olmaz; ama kendi deneyimimde bedenin bıraktığı her yerde zihnin de bir cevap verdiğini hissediyorum. Önce öfke geliyor, yeterince dirayet gösterdiğimde ise peşi sıra diğer duygular.

Öfke tuhaf bir duygu. İnsan onu çoğu zaman yakışıksız, fazla, kontrol edilmesi gereken bir şey gibi görüyor. Oysa belki de öfke, yalnızca yanlış yöne akmış bir güç. Kalbin önünde elleri birleştirip evrensel bir dinginliğe ulaşmadan önce; bastırmadan, kendimize ve başkalarına savurmadan dönüştürebileceğimiz bir hâl belki de. Öfke yönünü bulmadıkça ne bağ dokular birbirine bağlanıyor ne de insanlar.
Belki de yoganın huzurla ilgili kısmı, en sonda gelen şey. Önce hareket var. Sonra direnç. Sonra acı. Sonra öfke. Ve insan şanslıysa, bütün bunların ardından küçük bir an, bir farkına varma ve küçücük bir ışık.
Sabırla beklemeyi, sınırını duymayı ve acıyla kavga etmeden onun içinden geçmeyi öğrendiğimiz yer tam olarak burası; matın üstü. O ışık belirdiğinde anlıyorsunuz ki, huzur dediğimiz şey öfkenin veya acının yokluğu değil; her ikisini de göğsünde yumuşatabilme becerisi. Belki kırk yaş sonrasının bana öğrettiği en büyük felsefe de budur: Her gün hayatın anlamını arayarak ağırlık kaldıramayız belki. Ama her gün, içimizdeki o sıkışmış alanlara nefes üfleyecek kadar kendimize şefkat gösterebiliriz. Matın üzerinden, içimdeki öfkeye teşekkür ederek kalkıyorum bu kez. Dönüşebildiği, beni dönüştürebildiği için.



Yorumlar