Neden Herkes Terapi Dili Konuşuyor?
- GÜL RUSCUKLU
- 4 gün önce
- 5 dakikada okunur

İzmir’de yaşamanın ve yazı İzmir’de geçirmenin avantajlarından biri, yaz boyu birçok sevdiğiniz insanın yoldan geçerken uğramak istemesi oluyor; hasret giderirken İstanbul kokusu getiriyor dostlarım. Hazirana küçük bir uzun hafta sonu iliştiren dostlarımdan biriyle, geçtiğimiz günlerde Urla’da konakladığı taş evde buluştuk. İstanbul’a iki yıldır yolum düşmüyor. O yüzden aslında kendimi bazen özlemle sınanmış hissediyorum. İzmir’de daha seyrek, İstanbul ve Ankara’da çok daha sık karşılaştığım bir dile entegre olmam birkaç dakikamı alıyor.
İtiraf etmem gerekirse, psikolog arkadaşlarımızdan, okumalardan, toplu eğitimlerden ya da terapilerden mi etkilendik bilmem, çevremdeki birçok kişiyle beraber son birkaç yıldır bu dilde konuştuğumuzu fark ettim. Artık sınırlarımızı daha net çiziyoruz, ilişkinin bize iyi gelmediğini tespit ediyoruz, hoşumuza gitmeyen bir durumla karşılaştığımızda tetikleniyoruz, karşımızdaki kaçıngan mı bağlanıyor, güvenli mi bağlanıyor, kaygılı mı bağlanıyor kolayca tespit ediyoruz; narsist, borderline gibi kişilik bozukluklarına ilişkin hükümler veriyor ve insanları kolaylıkla kutucuklar içine yerleştiriyoruz. Gaslightingin, manipülasyonun, alan açmak, duyguları “satın almak”gibi kavramlar yerli yersiz günlük sohbetlerimizde yerini alıyor. “Toksik insan” diye tabir ettiğimiz kişileri güzelce damgalıyor, belki de bambaşka yaşadığımız durumlara bir adım atarak olayları bütünden görmek yerine psikoloji tabirleriyle nitelendirme konforunda kendimizi salıyoruz.
“Sınır koyduğumuzu sanarken duvarlar örebiliyor, yalnızlaşma ve diğerlerinden fazlaca uzaklaşmaya doğru giden bir yolda kendi kendimize, kapalı halimizle fazlaca övünür hale gelebiliyoruz.”
Açıkçası insanların psikolojik durumlarının farkında olmalarını çok kıymetli buluyorum; kendimizi anlamamız ve anlamlandırmamız uzun zaman aldı, farkındalık da yükseldi, bunun için şükürler olsun. Fakat hiçbirimiz bu işin uzmanı olmadığımızdan yanlış tanım ve teşhisler bazen günlük insan ıstırabının da sıradanlıktan çıkıp psikolojik bir tanım içinde yerini alması riskiyle beraber fazlaca kırılganlaşmaya yol açabiliyor. “Sınır” koyduğumuzu sanarken duvarlar örebiliyoruz, yalnızlaşma ve diğerlerinden fazlaca uzaklaşmaya doğru giden bir yolda kendi kendimize, kapalı halimizle fazlaca övünür hale gelebiliyoruz.
Bazı şeyleri adlandırmak insanı rahatlatıyor ve aslında çok kıymetli. Özellikle kadınların “abartıyorsun, alıngansın, fazla hassassın, sen de her şeyi büyütüyorsun,” gibi kalıplarla susturulduğu ve bastırıldığı bir dünyada, “bu bana iyi gelmedi!” diyerek olduğu hali tanımlayan ve davranışlarını ve seçimlerini konumlandırabilen insanların sayısının artması başlı başına bir iç devrimdir.
Ama Urla’da görüştüğüm dostumun başına gelen olayları terapistine anlatır gibi anlatmasını ve aslında benim de sohbetlerimin birçoğunu bu şekilde yürüttüğümü fark etmemle birlikte terapi dilinin neden bu kadar yayıldığını anlamak için birkaç yere bakmak ihtiyacı hissettim ve bu küçük okuma sürecimi sizinle de paylaşmak istedim.
Kelimelerin Yer Değiştiren Anlamları: Instagram’a Düşen Klinik

2026’da yayımlanan bir hesaplamalı dilbilim çalışmasında, Alina Iacob ve Ana Sabina Uban, 2010-2025 arasındaki psikoloji dergisi özetleriyle Reddit yorumlarını karşılaştırıyor. Yani bir kelimenin akademik dünyadaki kullanımıyla sosyal medyadaki kullanımının nasıl ayrıştığına bakıyorlar. Sonuç şaşırtıcı derecede tanıdık oluyor. “Narsistik”, “bağımlılık”, “toksik” gibi psikolojiyle ilişkili kelimeler, sosyal medyada uzman bağlamından uzaklaşıp gündelik çatışma, ilişki anlatısı ve kişisel kimlik diline karışıyor.
Bu kısımda aklımda beliren düşünce meselenin yalnızca bazı kelimelerin moda olması olmadığı oldu. Kelimelerin anlamı yer değiştiriyor. Klinik bir kavram, Instagram hikâyesine girince başka bir şeye dönüşüyor. Bir makalede ölçülü kullanılan “travma” kelimesi, arkadaş sohbetinde “Çok kötü bir tatil geçirdim,” anlamına kayabiliyor.“Narsisizm” bir kişilik örgütlenmesini tarif ederken, romantik ilişkilerde “Beni aramadı,” durumunun isimlendirilmesine kadar genişleyebiliyor.
Genişleyen Kavramlar, Bulanıklaşan İletişimler
Burada Nick Haslam’ın “concept creep” (kavram kayması) dediği kavram işimize yarıyor. Haslam, psikolojide zarar ve patolojiyle ilgili kavramların zaman içinde genişlediğini söylüyor. Travma, istismar, zorbalık, bağımlılık gibi kavramlar eskiden daha dar ve ağır durumları anlatırken, zamanla daha hafif, daha yaygın, daha gündelik deneyimleri de kapsayacak şekilde büyüyor. Bu genişleme bazen çok kıymetli. Çünkü görünmeyen zararları görünür kılıyor. İnsan yıllarca “Ben niye böyle oldum?” diye dolaşırken bir kavramla karşılaşıp kendine nihayet bir yer bulabiliyor.
Ancak kavram fazla büyüyünce her şey aynı kelimenin içine doluşuyor. Gerçek travmayla ağır bir hayal kırıklığı veya manipülasyonla basit bir iletişim kazası, sınır koymakla ilişkiden kaçmak birbirine karışmaya başlıyor. Kelime büyüyor, anlam bulanıklaşıyor.
Carme Isern-Mas ve Manuel Almagro’nun 2025 tarihli “Unmasking therapy-speak” makalesi de tam buraya işaret ediyor. Makale, terapiye ve ruh sağlığı içeriklerine erişim arttıkça terapi odasının kelimelerinin gündelik konuşmaya yayıldığını söylüyor. İnsanlar artık “sınır koymak”, “alan tutmak”, “toksikliği reddetmek”, “gaslighting”, “love bombing”, “narsisizm” gibi kavramlarla konuşuyor. Makale bu dili tek başına zararlı görmüyor. Aksine, doğru kullanıldığında kişinin yaşadığı deneyimi tanımasına, kendini korumasına, yardım aramasına imkân verebilir. Fakat yüzeysel kullanıldığında ilişkiyi anlamak yerine karşı tarafı etiketleme, kendini sorgulamadan haklı konuma yerleşme ve karmaşık insan davranışlarını tek kelimeye indirme riski taşıyor.
“Gündelik hayatta çoğu zaman kavramı açıklamak yerine hüküm vermek için kullanıyoruz.“Bana bunu söylediğinde kırıldım.” derken açabileceğimiz kapıları ‘Sen toksiksin!’ diyerek kapatabiliyoruz.”
Burası bana çok tanıdık geliyor. Çünkü gündelik hayatta çoğu zaman kavramı açıklamak yerine hüküm vermek için kullanıyoruz.
“Bana bunu söylediğinde kırıldım.” demek bir kapı açıyor.
“Sen toksiksin!” demek kapıyı kapatıyor.
“Bu davranışın beni güvensiz hissettirdi.” demek konuşmayı sürdürüyor.
“Sen gaslighting yapıyorsun!” demek karşı tarafı savunmaya geçiriyor.
Elbette bazı ilişkilerde gerçekten manipülasyon, istismar, duygusal şiddet, gaslighting var; bu durumu bir uzman eşliğinde tespit etmek ruh sağlığı açısından çok önemli. Hatta bu kelimelerin yaygınlaşması, birçok insanın yaşadığı şeyi daha net görmesini sağladığını düşünüyor, böyle bir farkındalık yükselişini hafife almamak gerektiğine inanıyorum. Ama her yanlış anlaşılmayı manipülasyon, her ilgisizliği narsisizm, her mesafeyi kaçıngan bağlanma diye okumaya başladığımızda hayatın normal sürtünmeleri de patolojik görünmeye başlayabilir.
Farkındalık Enflasyonu: Acının İsim Bulma Arayışı

İnsanların terapiye gitmesi, yardım araması, çocukluk deneyimlerini anlamaya çalışması, ilişkilerinde sınır koyması küçümsenecek şeyler değil. Hele bizim gibi “kol kırılır yen içinde kalır” terbiyesiyle büyümüş toplumlarda, duyguyu konuşmak başlı başına gecikmiş bir iletişim hamlesi sayılır. Ancak bu noktada Lucy Foulkes ve Jack Andrews’in “prevalence inflation” (yaygınlık enflasyonu) diye tartıştığı bir mesele var. Ruh sağlığı farkındalığı arttıkça, insanlar daha önce fark etmedikleri belirtileri tanıyabilir. Bu yararlı tarafı. Öte yandan, geçici ve gündelik sıkıntıları da ruh sağlığı problemi olarak yorumlama eğilimi artabilir. Yani farkındalık hem ışık tutar, hem gölgeyi büyütebilir.
Bu durum bana çok insani geliyor. Çünkü isimsiz acı bazılarımızı yorabilir, belki ona bir isim bulduğumuzda içimiz rahatlar, geçici olarak sorularımız cevaplanır. Bir kavram gelir ve içimizde dağınık duran şeyleri toplar. “Ben deli değilmişim, bu bir şeymiş! Tanımı varmış, hatta tedavisi bile varmış. En önemlisi yalnız değilmişim!” demek, bazen insanın kendine dönmesinin ilk adımıdır ve yalnızlık senfonisinin toplumunda belki diğeriyle bağ kurmasını da sağlayan bir anahtar olur.
“Sıkılmak, utanmak, kıskanmak, beklemek, yanlış anlamak, alınmak, özlemek... Bunların hepsi insan olmanın getirdiği hallerken her halimize duygu tanımı yapmak zorunda hissetmek hayatlarımızda yeni bir boşluk alanı yaratabilir. Bazı gündelik duyguların tedavisini aramak yerine onların insanlığımızdan geçmesine izin vermek büyümeye de izin vermek olabilir.
Fakat her duygunun başına klinik bir tabela asarsak, hayatın ham malzemesi elimizden kaçabilir. Sıkılmak, utanmak, kıskanmak, beklemek, yanlış anlamak, alınmak, özlemek, unutulmak, haksızlığa uğramak, mahcup olmak, sevilmemek, geç kalmak, beklememek…
Bunların hepsi insan olmanın dertleri. Her biri için yeni bir teşhis bulmak gerekmeyebilir. Bazı duyguların tedavisi yoktur; yalnızca yaşanır, sindirilir, zamanla yumuşar.
Belki terapi dilinin bu kadar yayılmasının nedeni, artık kimsenin sıradan acıya katlanmak istememesi. Acının sıradan olması onu hafifletmiyor. Ama modern dünya bize her şeyi açıklayabileceğimizi, her duygunun bir kökeni olduğunu, her ilişkide bir örüntü bulunabileceğini, her kırgınlığın haritalanabileceğini söylüyor. Bu harita fikri baştan çıkarıcı. Çünkü insan kendi hayatında kaybolduğunda, eline bir kroki tutuşturulsun istiyor.
Terapi dili bazen o kroki oluyor, bazen de labirentin kendisi.
Urla’daki o taş evde arkadaşımı dinlerken bunu düşündüm. Bir yandan hepimiz kendimizi daha iyi anlatmaya çalışıyoruz. Daha az hırpalanmak, daha doğru sevilmek, daha az yanlış anlaşılmak, daha sağlam durmak istiyoruz. Diğer yandan konuştuğumuz dil bazen yaşadığımız şeyin önüne geçiyor. Duyguyu yaşamak yerine onu hemen sınıflandırıyoruz. Birini anlamak yerine onu kategorize ediyoruz. Kendimizi korumak isterken bazen temas kabiliyetimizi kaybediyoruz.
Belki de terapi diliyle konuşurken gerçekten yakınlaşıyor muyuz, yoksa daha rafine biçimde uzaklaşıyor muyuz, bu soruyu sorarak başlamalıyız. “Sınır koymak” bazen çok gerekliyken bu sınırlar, insanın etrafına çektiği görünmez bir sura dönüşürse, içeride güvenli ama yapayalnız kalabiliriz. “Tetiklendim” demek bazen bulunduğumuz ortamı değiştirmemiz için fark etmemiz gereken bir durumken her zorlanmayı tetiklenme diye adlandırırsak, hayatın bizi dönüştürme ihtimalini de elimizden kaçırabiliriz.
Belki de terapi dilinden alacağımız en iyi şey teşhis koymak değil, daha iyi soru sormaktır.
Hayat, nihayetinde, bir vaka formu olmaktan çok, bir yolculuktur.



Yorumlar